HHPortal 1,404,178 Üye | 610,498 Konu | 5,093,520 Mesaj | 2105 Online
Go Back   HHPortal > Kültür - Sanat - Tarih - Biyografi - Şiir > Hukuk > Hukuk Makaleleri

Ölüm Ve Cismani Zararlarda Manevi Tazminat Ve Kriterleri

 Hukuk Katagorisinde ve  Hukuk Makaleleri Forumunda Bulunan  Ölüm Ve Cismani Zararlarda Manevi Tazminat Ve Kriterleri Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Ölüm Ve Cismani Zararlarda Manevi Tazminat Ve Kriterleri 1. MANEVİ TAZMİNAT Manevi zarar, malvarlığı dışında kalan değerlerin yani kişi varlığı ...


Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 11-06-2009, 12:44 PM   #1
fells2
Banned
 
Üyelik tarihi: Feb 2008
Bulunduğu yer: Turkey
Yaş: 35
Mesajlar: 8,599
Teşekkürleri: 88
3,602 mesajına 9,659 kere teşekkür edildi.
Thumbs up Ölüm Ve Cismani Zararlarda Manevi Tazminat Ve Kriterleri Ölüm Ve Cismani Zararlarda Manevi Tazminat Ve Kriterleri

Ölüm Ve Cismani Zararlarda Manevi Tazminat Ve Kriterleri


1. MANEVİ TAZMİNAT

Manevi zarar, malvarlığı dışında kalan değerlerin yani kişi varlığı değerlerinin zedelenmesi sonucu doğan rahatsızlık, duyulan elem ve acı (ızdırap) olarak gözükmektedir. Manevi tazminat ise, zarar görenin kişi varlığı değerlerindeki zedelenme sonucu oluşan elem ve acının (rahatsızlığın) genellikle ödenen bir tazminatla değerlendirilmesinden ibarettir.[1] Manevi tazminat manevi zararın bir giderim biçimidir. Herkese karşı korunan kişilik hakkının kapsamına giren değerlerden birinin ihmali halinde doğan mutlak bir haktır. [2]Zarar, zarar görenin iradesi dışında kişilik haklarında bir eksilme oluşur. Tazminat işte bu eksilmeyi telafi amacı güder.[3] O halde tazminatın hareket noktası ‘manevi zarardır’ ve zararın gerçekleşmesi şarttır.[4] “Zarar” kişinin iç huzuru ve manevi bütünlüğünün ihlal edilmesinin ve yaşama zevkindeki azalmanın mecazi ifadesidir.
Manevi zarar, bir şahsın kişi varlığına dâhil, özellikle yaşam, bedensel tamlık, onur ve saygınlık, namus, ad ve özgürlükler gibi hukuken korunmuş kişilik değerlerine yapılan bir saldırının sonucu duyduğu fiziksel ve manevi acı ve elem nedeniyle ruhsal dengesinin bozulması ve yaşama isteğinde oluşan eksilmedir, denilebilir. Bu tür zararları hukukumuzda üç ayrı grup altında incelendiğini görmekteyiz. Bunlar: 1.Beden ve ruh bütünlüğünün zedelenmesinden doğan manevi zarar, 2.Ölüm nedeniyle yakınların uğradığı üzüntü nedeniyle manevi zarar, 3.Kişilik haklarının zedelenmesinden dolayı manevi tazminat durumlarından ibarettir. Burada bizi ilgilendiren manevi zarar, ilk iki grupta yer alan, BK. Md.47’de düzenlenmiş bulunan beden ve ruh bütünlüğünün zedelenmesinden ve ölüm nedeniyle uğranılan manevi zarardır.
BK. Md.47’ye göre “Hâkim, hususi halleri nazara alarak cismani zarara duçar olan kimseye yahut adam öldüğü takdirde ölünün ailesine manevi zarar namiyle adalete muvafık tazminat verilmesine karar verebilir”.
Manevi zarar bir haksız fiil sonucu doğabileceği gibi, sözleşmeye aykırılıktan da kaynaklanabilir. BK. md.98/2’ye göre; “Haksız fiilden mütevellit mesuliyete müteallik hükümler kıyasen akde muhalif hareketlere tatbik olunur’’ demektedir.
Borçlar Kanununun 47’inci maddesi; “hâkim… adam öldüğü takdirde ölünün ailesine manevi zarar namiyle adalete muvafık tazminat verilmesine karar verebilir” hükmüne amirdir.
1.1 AİLE KAVRAMI

Ölüm halinde bundan çok ciddi surette elem duyacak kimseler vardır. Birinin ölümüne sebep olmak sureti ile bir diğerinin çok fazla elem duymasına da sebep olan kimse bu elemi bir nebze hafifletmek üzere bir tazminat ödemeğe mecbur tutulmuştur. İşte manevi tazminat budur. Manevi tazminat isteyecek olan kimseler, ölümden son derece üzüntü ve elem duyan kimselerdir. O halde “aileden” maksat, ölümden bu denli elem ve ızdırap duyacak yakınlardır.[5]
Ölümden hakikaten elem duyacak olanlar ölünün yakınlarıdır. Bu yakınlık ise kanunla değil fiili durumla belli olur. Sadece akraba olmak, doğrudan manevi tazminat istemeğe hak veren bir neden değildir. Hâkim ölen bir kocanın nikâhlı karısının manevi tazminat talebini, ölümden gerçekten bir elem ve ızdırap duymadığını ortaya koyacak somut nedenler var ise red edebilecektir.
Aile tabiri ile miras ya da nafaka yakınlığı da kastedilmemiştir. Yargıtayımız bu gün dahi geçerli olan eski bir kararında ölenin dayısının, halasının, amcasının aile tabirine dâhil olduğu hususunda mahalli mahkeme kararını “bu kimseler ile ölü arasında gerçek bir irtibat ve yakınlık olup olmadığının araştırılması gerekeceği sadece soyut akrabalığın manevi tazminatın hüküm altına alınması için yeterli olmadığını” vurgulamak sureti ile bu konuya açıklık getirmiş bulunmaktadır. Bunun içindir ki nişanlıya da manevi tazminat verilebilinir.
Özetleyecek olursak, bir kimsenin ölenin yakını olabilmesi için ölen ile kan bağının olması şart değildir. Bu yakınlık fiili hısımlığa yönelik olmayıp duygusaldır.
4. Hukuk Dairesi 18.7.1962 T. ve 8220 sayılı kararında, manevi tazminat isteme hakkının her halde ölenin ailesine münhasır olmadığı önemli olanın “yakını” olma durumunun olduğunu, “yakından” maksadın “bir kimsenin ölümü ile gerçekten üzülmüş olan yani onunla samimi münasebetleri olan kimseler” olduğu, aynı çatı altında yaşayıp çalışmasını davacıya tahsis ettiği sabit olan ahretlik (kan kardeşi)nin ölümü yüzünden duyulan elem ve acı karşılığı manevi tazminatın hüküm altına alınması hususu vurgulanmıştır.
1.2 BEDENSEL BÜTÜNLÜĞÜN İHLALİ VE ÖLÜM HALİNDE MANEVİ TAZMİNAT

Kural olarak manevi tazminat, duyulan ve duyulacak elem ve acıya karşılık olarak takdir edilen bir para veya edimdir. Manevi tazminat namı altında ödetilecek para ne tazminat ne cezadır. Zarara uğrayanda ruhi ızdırabın dindirilmesini amaç edindiğinden tazminata benzeyen bir fonksiyon ifade etmektedir.
Manevi giderim, mal varlığının dışında hukuksal değerlere yapılan saldırılar ile meydana getirilen eksilmenin giderilmesi amacıyla çekilen acıları eterince dindirmek, bozulan ruhsal düzeni dengelemek, kırılan yaşama arzusunu tazelemek, yaşama yeniden bağlanmayı sağlamak şeklinde özetlenebilir.
Manevi tazminat davaları haksız fiilden kaynaklanan bir dava türüdür. Manevi tazminatın söz konusu olabilmesi için B.K. 45. maddesinde öngörülen cismani bir zararın doğması gerekir
1.2.1 OBJEKTİF GÖRÜŞ

Objektif görüşe göre manevi zarar genel olarak kişilikte objektif bakımından oluşan bir eksilme olduğundan, davacının olay tarihinde acı duymayacak kadar küçük olması (temyiz gücü olmayanlar, hükmi şahıslar bakımından da) manevi tazminat istemeye engel değildir. Türk hukuk uygulamasında bu görüş hâkimdir.[6]
1.2.2 SÜBJEKTİF GÖRÜŞ

Sübjektif görüş manevi zararın ölüm anında hissedilmesini aramakta, olay tarihinde manevi zararı hissetmeyecek durumda olanlar için manevi tazminat öngörmemektedir.[7]
1.3 ÖLÜM VE CİSMANİ ZARARLARDA MANEVİ TAZMİNAT İSTEYEBİLME ŞARTLARI

B.K.’nun 47. maddesi aynen “hâkim hususi halleri nazara alarak cismani zarara duçar olan kimseye yahut adam öldüğü takdirde ölünün ailesine manevi zarar namıyle adalete muvafık tazminat verilmesine karar verebilir” hükmüne amirdir.
Maddenin metninden de anlaşılacağı üzere, kanun koyucu (adam ölmesi ve bedensel zarar) hallerinde manevi tazminata hükmedilmesi için “hususi hallerin” manevi tazminatı gerektirmesini yeterli saymıştır. Kusur durumu, olayın vahim şartlar altında cereyan edip etmediği, maluliyetin derecesi, işgüçten kalma süresi, davalının ve davacının mali durumu, davanın geç açılıp açılmaması gibi etkenler hususi hallerden sayılmaktadır.
Cismani zarar nedeni ile manevi tazminatın söz konusu olabilmesi için, cismani zararın hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortaya çıkması ve illiyet bağının gerçekleşmesi gerekir. Nitekim 21. H.D. 14.12.1995 T. ve 7761 E. 7528 K. Sayılı ilamına göre: “…beden tamlığının bozulup bozulmadığına uygun illiyet bağının, eylemin hukuka aykırılığının ve cismani zararın hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortaya çıkması gerekir…” denilmektedir. Cismani zararın muhakkak surette yaralanma, uzuv zaafı şeklinde tecelli etmesi şart değildir. Ruhsal bütünlüğün, bozulması, korku ve endişe de cismani zarar olarak kabul edilmelidir.
9. Hukuk Dairesinin 10.2.1994 T. ve 1993/9360 E. 1994/1922 K. Sayılı ilamında, “…davacı işyerinde çalışırken gazdan zehirlenerek tedavi görmüştür. Her ne kadar olay, kaçınılmazlık sonucu meydana gelmiş ve herhangi bir maluliyete sebebiyet vermemiş ise de davacının duyduğu acı ve üzüntü nedeniyle uygun bir miktar manevi tazminat isteyebileceğinin kabulü gerekir. O halde olay tarihi ve olayın mahiyeti dikkate alınarak manevi tazminatın amaç ve niteliğine uygun bir miktar manevi tazminata hükmedilmelidir…” denilmek sureti ile vurgulanmıştır.
1.3.1 BEDEN VE RUH BÜTÜNLÜĞÜNÜN ZEDELENMESİNDEN DOĞAN MANEVİ TAZMİNAT DAVASI

İş kazası ve meslek hastalığı nedeniyle beden ve ruh bütünlüğü zedelenen işçinin açacağı manevi tazminat davasının koşulları, görev ve yetki, davanın yürütümü bakımından maddi tazminat davasına oldukça benzer bir niteliktedir.
1.3.1.1 DAVACI

İş kazası ve meslek hastalığı nedeniyle beden ve ruh bütünlüğünün zedelenmesi halinde açılacak manevi tazminat davasının davacısı, bu kaza ya da hastalık sonucu cismani zarara uğrayan kişidir. B.K. md.47 “Hâkim hususi halleri nazara alarak cismani zarara duçar olan kimseye… manevi zarar namiyle adalete muvafık tazminat verilmesine karar verebilir” diyerek, bu davanın davacısını açık bir biçimde belirtilmiştir. Manevi tazminat alacaklısının ölümü halinde bu hak mirasçılarına da geçmez. Ancak, manevi tazminat davası açmış işçi dava sırasında ölürse mirasçıların davaya devam edebilecekleri kuşkusuzdur.[8]
Öğretide her ne kadar, manevi tazminatın sadece mağdura özgü kalmasının gerekliliği üzerinde durulsa dahi zarar gören kadar onunla ana-baba, evlat, eş, gibi ilişkiler içinde bulunan kimselerin de özellikle oluşan kazalar nedeniyle onların gözü önünde mağdurun uğradığı cismani zarar nedeniyle geçirdikleri yıkım, acı ve üzüntüler, özellikle asabi şok nedeniyle ruh bütünlüklerinde doğrudan doğruya uğradıkları zararın karşılanması gerekir. Son zamanlarda öğretide de bu görüş savunulmaktadır.
Yargıtay, öğretide güçlenen ve özellikle Alman ve Avusturya Hukuklarında da normun koruma alanına sokulan üçüncü kişinin manevi tazminat istemine olumlu bir gözle bakmaya başlamıştır. Gerçekten Yargıtay 4. H.D. 1976 yılından bu yana bazı kararlarında çocuğun uğradığı cismani zararlar nedeniyle ana, baba ve kardeşlerin maddi tazminat(B.K. md.46) ve manevi tazminat (B.K. md.47) isteyebileceklerini kabul etmektedir.[9]
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun, geçirdiği iş kazası nedeniyle beli kırılan ve %99 oranında malul kalarak, erkeklik gücünü yitiren bir işçinin eşi tarafından açılan tazminat davasını haklı bularak, Yargıtay 9. H.D.’nin 10.9.1986 tarihli, E.6426/K.7855 sayılı ilamının aksine, kabul eden 23.9.1987 tarihli ve E.9-183/K.655 sayılı kararı bu konudaki olumlu aşamayı sergilemektedir. Yargıtay HGK. bu kararında, ‘’olayda bir iş kazası sonucu davacının kocası %99 oranında işgücünü ve erkeklik gücünün tamamını kaybetmiştir.Evlilik birliğinin doğal sonuçlarından biri bu iş kazası ile ortadan kalkmış bulunmaktadır.Manevi tazminata yol açan sözü edilen olayın davacı üzerinde yansıma suretiyle değil, doğrudan doğruya sonuçlar doğuracak nitelikte bulunduğunun kabulü gerekir’’ demek suretiyle, manevi tazminat isteminde bulunabileceğine, 9.HD., üyelerinin muhalefetine karşın, karar verilmiştir.
Yine 21. Hukuk Dairesi 8.12.1997 T. ve E.1997/8067 K.1987/8106 sayılı ilamında özet olarak:’’…cismani zarar kavramına ruhsal bütünlüğün ihlali de dâhil olduğundan iş kazası sonucu felç olmuş ömür boyu başkasının bakımına muhtaç yatalak hale gelen kişinin eşi için; uygun illiyet bağının koşulları gerçekleşmiş bulunmakla doğrudan manevi zarara uğradığının kabulü gerekir…’’ denilmektedir.
Sonuç olarak bir kimsenin cismani zarara maruz kalması sonucunda onun ana, baba, karı, koca gibi çok yakınlarından birinin de (aynı eylem nedeniyle) hukuken korunan ruhi ve asabi bütünlüğü ağır bir şekilde haleldar olmuşsa olayda uygun illiyet bağı ile hukuka aykırılık bağı koşullarının gerçekleştiği ve onların doğrudan doğruya manevi zarara maruz kaldıkları, onların da manevi tazminat talep edebileceklerinin kabulü gerekir.[10]
1.3.1.2 DAVALI

Manevi tazminat davasında davalı, ilke olarak o işçiyi çalıştıran işverendir. Ancak işverenle birlikte olayda sorumluluğu bulunan başka kişiler de varsa, dava onlara karşı da yöneltilebilir. Öyleyse manevi tazminat davalarında teknik bir deyişle davalı olarak ‘’manevi tazminat davalarında teknik bir deyişle davalı olarak ‘’manevi zararı meydana getiren işyeri tehlikesinden sorumlu bulunan kimse yada kimseler’’in kastedildiği [11] söylenebilir. Bu bakımdan işverenin yanısıra, işverenin çalıştırdığı diğer işçiler, işveren ölmüşse mirası reddetmemiş mirasçıları da davalı olabilirler.
1.3.1.3 KENDİLERİ CİSMANİ ZARARA UĞRAMADIĞI HALDE KENDİ ADLARINA MANEVİ TAZMİNAT İSTEYEBİLECEKLER[12]

Kendisi cismani bir zarara uğramakla birlikte cismani bir zarara uğrayan yakınlarının çektikleri elem ve ızdırap sebebi ile kimlerin kendi adına manevi tazminat isteyebileceği hususu zaman zaman ihtilaflara neden olduğundan üzerine durmakta yarar vardır.
B.K. 46. maddesi gereğince cismani bir zararın söz konusu olması halinde kendileri cismani bir zarara uğramadığı halde kendi adına manevi tazminat isteyebilecek olanların çok sınırlı olacağı kuşkusuzdur.
HGK. 26.4.1995 tarihli kararında “çocuğun uzun müddet hastanelerde tedavi olması nedeni ile ana ve babasının kendi adlarına manevi tazminat isteyebileceği hususu vurgulanmıştır.
3. H.D. 9.06.1997 tarih ve 1997/5127 E. 1997/5664 K. sayılı ilamında “…Bir kimsenin cismani zarara maruz kalması sonucunda onun ana, baba, karı-koca gibi çok yakınlarından birinin de ayni eylem nedeni ile hukuken korunan ruhi ve asabi sağlık bütünlüğü ağır bir şekilde haleldar olmuş ise onlarda manevi tazminat talep edebilirler…” denilmektedir.
1.3.1.4 TAZMİNAT TUTARININ BELİRLENMESİ

KOŞULLARI

Bedensel bütünlüğün ihlali nedeniyle manevi tazminat isteyebilmek için, maddenin deyimi ile “hususi özel hallerin” gerçekleşmesi gerekir. Özel hal ve şartlar her olaya göre değişir. Zararın önemli olması, olayın oluş şekli, ilgililerin sosyal ve ekonomik durumları, kusur oranı, paranın satın alma gücü gibi hususlar buraya girer. Bunlardan kusur ve zarara yukarda değinmiştik.
Manevi tazminat talep edebilmek için, davacının kusurunun diğer tarafın kusurundan daha ağır olması, bir koşul olarak öngörülmemiştir. Davacının birlikte (müterafik) kusurunun olması ve bu kusurun karşı tarafın kusurundan ağır bulunması, “illiyet bağını kesecek nitelikte olmadıkça”, manevi tazminat hükmedilmesine engel değildir.
Yargıtay istikrarlı bir şekilde, işverenin iş kazasından doğan sorumluluğunu risk (tehlike) esasına dayalı kusursuz sorumluluk olarak kabul etmektedir. Yüksek Mahkemenin şu kararında bu konudaki görüşünün gerekçesi açık ve seçik bir biçimde ortaya konmuştur: “Sanayinin gelişmesi ve yurt düzeyinde yayılması sonucunda işyerlerinde kullanılan teknik ve motorlu araçların her gün biraz daha artması, bu nedenle de alınabilecek her türlü önlemlere rağmen önüne geçilmesi olanağı bulunmayan tehlikelerin ortaya çıkması dolayısıyla, iş kazaları ve meslek hastalıklarının büyük artışlar göstermesi karşısında, kusura dayanan sorumluluk ilkesinin yetersiz kaldığı, modern toplum hayatının ihtiyaçlarına cevap vermediği görülmüştür. İşte son zamanda kendisini yoğun bir biçimde hissettiren teknik ve teknolojik alanlardaki bu gelişmeler kusursuz sorumluluğun bir türü olan tehlike sorumluluğu kavramını ortaya çıkarmıştır”.[13]
Manevi zarar talep edebilmek için “zararın” önemli olması gerekir. Ufak bir çizik, sıyrık, manevi tazminata hak vermez.
Manevi tazminata hüküm için, zarar gören kişinin, olaydan “gerçek bir üzüntü, büyük bir acı duymuş olması” şarttır.[14]
Manevi Tazminat İstemi

Maddi tazminatta olduğu gibi manevi tazminat davasında da davacı isteğini dava dilekçesinde miktar olarak belirtmek durumundadır. Ancak maddi tazminattan farklı olarak, manevi tazminatı bölerek dava etmek daha başka bir deyişle fazlayı isteme hakkını saklı tutarak şimdilik bir bölümü için dava açmak mümkün değildir. Yargıtay bir kararında: “Niteliği itibariyle manevi tazminat bölünemez. Bir defada istenilmesi gerekir. Önceki davada fazlaya ilişkin kısmın saklı tutulmuş olması da bu hukuki esası değiştirmez” demektedir. Ancak, hemen işaret edelim ki Yargıtayın bu görüşü manevi tazminata esas olan öğelerin belli olduğu ve değişmediği durumlarla ilgilidir. Manevi tazminatın istenmesini gerektiren öğelerde değişme varsa, örneğin özellikle işçinin maluliyeti artmışsa bu artan bölüm için yeni bir istemde bulunma hakkı olduğuna dikkat edilmelidir.
Nitekim konuyu yorumlayan Yüksek Mahkeme bu kararında; “İş göremezliğin zamanla artış göstermesi yeni bir olgudur. Ve dolayısıyla işçi her artışa ilişkin manevi zararlarının giderimi için dava açmak hakkına sahiptir” diyerek koşulların değişmesi durumunda yeni dava açmaya olanak tanımıştır. [15]
Manevi tazminat istenmesi için maluliyet her zaman gerekli bir kavram değildir. Maluliyet olmaması ya da zamanla ortadan kalkması için iş göremezliğin geçici nitelikte bulunması durumlarında da manevi tazminat istenir. Kuşkusuz bu durumlar tazminatın miktarını etkiler, ancak istemin tümden reddi için bir gerekçe oluşturmaz.Nitekim Yargıtay “manevi tazminata hükmedebilmek için meslekte kazanma gücünde daimi bir kayıp oranının bulunmasının şart olmadığını (Y. 10. H.D. , 27.12.1976 T., E.4439/K.8862)” ve “hastalığın iyileşmesi veya sakat kalınmamasının davanın reddine neden olamayacağını (Y. 10. H.D., 14.4.1977 T. , E.7476/ K.2863)” çeşitli kararlarında açıkça belirlemiştir.
Manevi Tazminatın Takdiri

Manevi zararın saptanması ve dolayısıyla manevi tazminatın takdiri; maddi zararın saptanmasına göre daha karmaşık bir sorundur. Bir iş kazası ya da meslek hastalığından dolayı acı ve elem çeken bir işçinin manevi zararını ortaya koyacak nesnel ölçüler yoktur. Konu her yönü ile yargıcın takdirine bağlı bir konudur. Burada İş Hukuku tekniğinin özellikleri de fazlaca etkili değildir. Konu daha çok Borçlar Hukukunun ilke ve özellikleri çerçevesinde değerlendirilecektir. B.K. md.47 bu konuda yargıca çok geniş bir takdir yetkisi tanımıştır. Ancak, bu geniş takdir yetkisi için yargıcı yönlendirecek bazı ilke ve kavramların bulunduğu da kuşkusuzdur. 1996 tarihli, E.7/K.7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı; “Hâkim, manevi tazminat miktarını tayin ederken, B.K. md. 43 ve md.44’deki kuralları kıyasen uygulaması, kusursuz sorumluluk hallerinde ve olayda kusursuz kusur bulunmadığı takdirde, kusurun dışında kalan amilleri, alelıtlak kusurun mevcudiyeti halinde ise kusur dâhil bütün faktörleri takdirde mesnet yapması gerekir” diyerek yargıcın değerlendirmesindeki bu temel ilke ve kavramaların bir bölümüne değinmiştir.
Yukarıda bahsedildiği gibi manevi tazminata hükmedilmesi için iş kazası ve meslek hastalığında işverenin kusurlu olması şart değildir. Kusursuz sorumluluk durumlarında da işveren aleyhine manevi tazminata hükmedilebilir. Ancak, bu manevi tazminatın takdirinde kusurun hiç gözönüne alınmayacağı anlamına gelmez. Tersine kusur, manevi tazminatın takdirinde önemli bir öğedir. Şöyle ki:
(1)İlkin, işveren kusur oranının azlığı ya da hiç kusuru hiç kusuru bulunmaması, manevi tazminat isteminin reddi için bir neden oluşturmasa da tazminatın indirim yapılmasını gerektiren bir olgudur. Bu indirim yargıcın takdiri oranında ve Yargıtayın deyişi ile “hakkaniyetin gerektirdiği ölçüde” yapılır.
(2)Olayda işverenin hiç kusuru yoksa yani iş kazası ve meslek hastalığı kısmen zarara uğrayan işçinin kusurlu bir eylemi, kısmen de kaçınılmazlık sonucu ise işçi lehine manevi tazminata yine hükmedilir. Ancak, yargıç bu durumda önce kaçınılmazlık, sonra da işçinin kusur oranlarını gözönünde tutarak her iki kavramı da ayrı değerlendirerek, gerekli indirimi yapmak durumundadır.
(3)Olayda kusurun tamamı işçiye aitse bu takdirde işçi lehine manevi tazminata hükmedilemez. Nedensellik bağının kesilmesinin yanı sıra hiç kimse kendi kusuruna dayanarak bir hak ileri süremez ilkesinin doğal sonucu işçinin böyle bir durumda manevi tazminat isteminde bulunamayacağı Yargıtayca da açıklıkla ortaya konmuştur.
Manevi tazminata karar verilebilmesi için kusur gibi maluliyet de şart değildir. Daha önce bu konuya değinildi. Ancak, maluliyetin azlığı ya da çokluğu, zaman içinde artması ya da azalması tazminat miktarının takdirinde kuşkusuz rol oynar. Özellikle maluliyetin az olması ile işçinin kusur oranının fazla olmasının yan yana geldiği durumlarda manevi tazminata hükmedilmemesi de mümkündür.
Borçlar kanununun tazminatın saptanmasıyla ilgili ilkeleri doğrultusunda yargıcın tarafların, yani fail ile zarar görenin ekonomik durumlarını da göz önüne alacağı gibi bir sonuca ulaşmak olasıdır. Nitekim, B.K. md.44/II, “Eğer zarar kasden veya ağır bir ihmal veya tedbirsizlikle yapılmamış olduğu ve tazmini de borçluyu müzayakaya maruz bıraktığı takdirde hakim, hakkaniyete tevfikan zarar ve ziyanı tenkis edebilir” hükmünü içermektedir. Acaba iş kazası ve meslek hastalığından doğan manevi tazminat davalarında da davalının ekonomik durumu tazminatın takdirinde yargıçça gözönüne alınacak mıdır? Yargıtay manevi tazminatın takdirinde, işverenin ekonomik gücünün de değerlendirilmesini yani B.K. md.44/II’nin uygulanmasını aramaktadır. Konuya değinen bir kararında Yüksek Mahkeme; “Manevi tazminatın belirlenmesinde işverenin hükmedilecek miktarı müzayaka ve muavenete düşmeden ödeyebilip, ödeyemeyeceği yönü de düşünülmelidir” demektedir.[16]
1.3.2 ÖLÜM HALİNDE MANEVİ TAZMİNAT DAVASI

Ölüm hallerinde manevi tazminatın normatif dayanağı B.K. m.47’dir. B.K. md. 47’ye göre “…hâkim hususi halleri nazara alarak, adam öldüğü takdirde ölünün ailesine manevi zarar namı ile adalete muvafık tazminat verilmesine karar verebilir.” Esasında 47 maddenin bu kısmına ilişkin çeviri aslında “Bir insanın öldürülmesinde… yargıç özel hal ve şartları değerlendirerek… öldürülene yakından bağlı olan kimselere uygun bir para tutarının manevi giderim olarak verilmesini emredebilir” şeklinde olmalıdır.[17]Hukuka aykırı eylem veya eylemsizlik mağdurun ölümüne sebep olmuşsa ölenin ailesi (yakınları, taallukatı) dava açma hakkına sahiptir.
1.3.2.1 Ölüm Halinde Manevi Tazminat Davasında Hak sahipleri

B.K. md. 47, “…adam öldüğü takdirde ölenin ailesine …” deyişini kullanmaktadır. Burada adı geçen aile kavramı hukukumuzda önceleri sınırlı olarak ele alınıyor ve Aile Hukukunun ilkeleri çerçevesinde aralarında nafaka yükümlülüğü bulunan kişiler olarak anlaşılıyordu. Ancak Yargıtay B.K. md. 47’nin karşılığı olan İsviçre Borçlar Kanununun Almanca metninde yer alan yakınları kavramına ağırlık vermiş ve manevi tazminat alacaklarını bu terim içinde yorumlamıştır. Yargıtayın kökleşmiş içtihatları çerçevesinde ölüm halinde manevi tazminat davasının davacıları sadece ölene kan ya da sıhrî hısımlık bağı ile bağlı olanlar değildir. Burada önemli olan, yakınlığın Aile Hukuku çerçevesinde hukuksal bir yakınlık değil, duygusal bir yakınlık olmasıdır. Bu duruma göre, ölen işçinin eşi, çocukları, ana babası ve kardeşleri böyle bir davada davacı sıfatını taşıyabilecekleri gibi; nişanlı, evlatlık ve diğer yakınları da davacı olabilirler.
Dolayısıyla manevi tazminat isteminde bulunabilecekler bir genel kuralla belirlenmeyip her somut olayda o olayın özelliğine göre saptanırlar. O kadar ki zaman zaman kan bağı dahi kendi başına manevi tazminat istemi için yeterli bir gerekçe oluşturmayabilir.[18] Örneğin, hayatı süresince ölen işçi ile hiçbir bağı ve ilişkisi bulunmamış bir kardeşin, manevi tazminat istemi reddedilebilir.
Manevi tazminat isteminin temel koşulu, ölen işçi ile davacı arasındaki ilişkinin manevi acı ve elem duymasına yeterli ölçüde bulunmasıdır. Daha değişik bir anlatımla manevi tazminat isteminde bulunmak için, “hayatta iken onunla (ölenle) samimi münasebetler kurmuş ve ölümü ile yakından ilgilenmiş olmak” gerekir. Öyleyse, manevi tazminat davacısı ile ölenin mirasçısı ve onun desteğinden yoksun kalanlar tümü ile birbirinden ayrı kavramlardır. Mirasçılar içinde davacı ile yukarda belirtilen duygusal yakınlığı kurmamış olanlar manevi tazminat isteminde bulunamayacakları gibi, böyle bir yakınlığı kurmuş kimseler (nişanlı) mirasçı olmasalar bile manevi tazminat isteminde bulunabilirler. Bunun gibi ölünün desteğinden yoksun kalma sıfatı da manevi tazminat isteminde bulunma ile birleşmeyebilir. Ölenin desteğinden yoksun kalanların, ilke olarak ölenle duygusal yakınlık içinde olmaları beklenebilir. Ancak manevi tazminat isteyecekler arasında destekten yoksun kalanların olmaması da mümkündür.
Hukuk Genel Kurulu 26.5.1965 T. ve E.787/K.225 sayılı ilamında aynen şöyle demektedir: “…manevi tazminat takdirinde istek sahibinin durumu özel bir önem kazanır. Mahkeme sağlam bir sonuca ulaşmak için istek sahibinin sosyal, ekonomik ve aile şartlarını araştıracaktır. Çünkü istek sahibinin olaydan duyduğu acının derecesi ancak bu surette anlaşılabilecektir. Bu acı gerek niteliği gerekse süresi yönünden önemli, istek sahibinin tüm varlığını kapsayan güçte olmalıdır. Ruh ve beden huzurunu bozmayan bir acı manevi tazminatı hak vermez… davacılar arasında manevi tazminata hükmedilmesini ortadan kaldıracak şekilde ölü ile yakınları arasında ruhi bir bağlılık ilişkisini sarsan ve davacıların çocukları ile hiç ilgileri olmayan çocuklarına gayet zalimce davranan hatta onları öteye beriye verererek başlarından atan kimseler oldukları gibi) manevi tazminat istenilemeyeceğini söyleyen davalı taraf bunların delilini ortaya koymamıştır. Gerçekten bir takım olayları sübuta erdikten sonra onların olağan sonuçlarını ayrıca ispata gerek kalmaz…” denilmiştir.
Aşağıda belirtilen kimseler arasındaki yakınlık derecesi, bunlardan herhangi birinin ölümü halinde diğerinin manevi tazminat istemini kural olarak geçerli kılar.
Ana ve Baba

Manevi Tazminat isteyeceklerin en başında ana ve babanın geleceği kuşkusuzdur. Ölen evladın, kız ya da erkek olması, yaşının küçüklüğü manevi tazminatın takdirinde etkili değildir. Keza evlat sayısı başka bir anlatımla davacı ana babanın sağ olan başkaca evlatlarının oluşu manevi tazminatın miktarının tayininde önemli değildir. Ana baba yönünden ölen her evladın acısı aynıdır.
Hukuk Genel Kurulu 16.10.1968 T. 1996/4–1143 E. 692 K. sayılı ilamında “…ölen çocuğun yaşı, davacıların daha başka çocuklarının olması manevi tazminat miktarını azaltan bir faktör olarak nazara alınamaz…” demek sureti ile bu hususa parmak basmıştır.
Ana-babanın evladın ölümü ile büyük bir üzüntü ve elem duyacağı tabiidir. Başka bir anlatımla evladın ölümü halinde ana ve babanın üzüntü duyacakları hususu yasal karinedir. Dolayısı ile davacı olan anne ve babanın evladın ölümü nedeni ile üzüntüye uğradığını ispat etmesi gerekmez.[19]
Ancak bazı öyle durumlar olabilir ki mesela davacı ana ve babanın ölen çocukları iyileşmesi mümkün olmayan bir hastalığı var kabul edersek ve çocuklarının bu durumdan ancak ölümle kurtulacağını bilmekle beraber bunun için de her gün dua etmekteler ise bu durumda ölen çocuk için anne ve babanın manevi tazminata yönelik taleplerinin son derece ihtiyatla değerlendirilmesi gerekecektir. Böyle bir durumda hâkimin B.K. 47. maddesindeki hususi halleri ve de M.K. 4. maddesini nazara alarak hakkaniyet ve adalet kaideleri gereği ana ve babanın manevi tazminat isimlerinde son derece ihtiyatlı karşılanması gerekecektir.
Burada özellik gösteren bir durum üvey anne ya da babanın manevi tazminat isteme haklarıdır. Ancak evladın üvey olması halinde üvey baba ya da ananın ölüm nedeni ile ızdırap duyacağı hususu kanımca yasal karine olmaktan çıkmaktadır. Nitekim Ticaret Dairesinin 18.9.1962 T. ve 3173 tarihli kararında bu husus vurgulanmakta, “…üveylik münasebetinin olduğu durumlarda maddi ve manevi münasebet üzüntü ve keder derecesinin araştırılması gereğinden…” bahsedilmektedir.
Üvey evladın ölümü nedeni ile manevi tazminat istenebilmesi için onun ölümü ile üvey ana ya da babanın destek zararına uğraması da şart değildir.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 20.10.1982 T. 1982/7323 E. 1982/9166 K. sayılı ilamında, “…Borçlar Kanununun (md.47) Almanca metninde bir kimsenin haksız eylem sonucu ölmesi halinde yakınlarının da manevi tazminata hak kazanacağı öngörülmüştür. Sadece maddi tazminat istemeye hakkı bulunmayan üvey babanın manevi tazminat isteyemeyeceği benimsenip manevi tazminat isteminin tümden reddi kanuna aykırıdır…” demektedir.
Yargıtay 10 H.D. , 6.11.1975 T. , E.835/K.1227 sayılı kararına göre, “Üvey ana, ölenle arasında manevi tazminatı gerektirecek ölçüde duygusal yakınlığın varlığını kabule elverişli kişilerden değildir.Bu bakımdan diğer tarafında bu yöne itirazda bulunduğu göz önünde tutularak, üvey ananın manevi tazminat isteyip istemeyeceği, isteyebilecekse ölenin eşi, çocukları ve babası için hükmedilen miktarda bir manevi tazminatın üvey anaya dahi verilmesinin doğru bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır.”
Dikkat edilirse Yargıtay istemi reddetmiş değildir. Kanımızca çok yerinde olarak olayın özelliğini ve durumun kendi koşullarının araştırılmasını istemektedir. Bu koşul ve özellikler eylemli ve duygusal bir yakınlığı belirtiyorsa kuşkusuz üvey anne ve babanın da manevi tazminat isteme ve böyle bir davada davacı sıfatını taşımaya hakları vardır.
Ayrıca ölen işçinin varsa büyükanne ve büyükbabasının da manevi tazminat isteme hakkı vardır.
Ölenin Eşi
İş kazası ve meslek hastalığı sonucu ölen işçinin karı ya da kocasının manevi tazminat isteminde bulunma hakkı, ilke olarak tartışmasız kabul edilmektedir. Çünkü taraflar arasındaki evlilik bağı, duygusal bağlılığı da somutlaştıran önemli bir karinedir. Bununla birlikte eşin manevi tazminat isteme hakkının söz konusu olmadığı hal ve durumlarda görülebilir. Ortak yaşamın sona ermesi ve tarafların fiilen ayrı yaşıyor olmaları; düşünce ve duygu birliğinin bozulduğunu açıkça ortaya koyan başkaca durumlar, eşin manevi tazminat istemine engel olabilir.
Taraflar arasında boşanma davasının varlığı konumuz yönünden ayrı bir özellik gösterir. Böyle bir davanın manevi tazminat yönünden göstereceği özellik için boşanma davasının kimin tarafından açıldığına bakmak gerekir. Boşanma davasını hayatta kalan eş tarafından açılmışsa kendisinin manevi tazminat istemi kabul edilmemek gerekir. Çünkü boşanma davası açmakla duygusal yakınlığının bozulduğunu açıkça ortaya koymuş bulunmaktadır. Buna karşı dava ölen eş tarafından açılmışsa ve davanın akışı hayatta kalan eşin duygusal yakınlığını yitirmiş olduğunu kabule elverişli değilse manevi tazminat isteminde bulunabileceği açıkça kabul edilmelidir.[20]
Dul eşin sonradan evlenmesi manevi tazminatın reddi için kendi başına yeterli bir neden oluşturmaz. Konu tazminatın miktarı açısından önem gösterirse de dava hakkını ortadan kaldırmaz.
Ölen işçinin karısı veya kocasının eşinin ölüm nedeni ile üzüntü duyduğunu ispat etmesi gerekmez. Davalı tarafın ölüm nedeni ile üzüntü duyulmadığını ispat etmesi gerekir. Örneğin ölen koca sokağa atılmış, gerek evlatlar gerekse eş durumu ile hiç ilgilenmemişler ise ya da davacı eş kocasının sağlığında başka erkeklerle düşüp kalkıyorsa, boşanma davası açılmış ise bu durumların davalı tarafça delillendirilmesi halinde Borçlar Kanununun 47. maddesindeki hususi haller hakim tarafından nazara alınarak manevi tazminat istemi reddedilebilecek ya da miktarı azaltılabilecektir.
Ölenin Çocukları

İş kazası ve meslek hastalığı sonucu ölen işçinin çocuklarının manevi tazminat isteme hakları açık ve tartışmasız şekilde kabul edilmektedir. Çocukların yaşı, ölenin desteğine gereksinim duyup duymadıkları ve ölenle birlikte oturup oturmadıkları tazminat davasında davacılık sıfatlarını özel olarak etkilemez. Hatta Yargıtay kararlarına göre çocuğun çok küçük yaşta olup ana ya da babasını yitirmenin anlamını kavrayamayacak durumda olması dahi tazminat isteminde bulunmasına bir engel oluşturmaz, çünkü ‘‘manevi acının ölüm anında ya da daha sonra duyulması önemli değildir’’. Bu görüşü daha da geliştiren Yargıtaya göre “babaları iş kazasında öldüğü sırada henüz ana rahminde bulunan çocuk için dahi manevi tazminat istenebilir.”[21]
Yargıtay 9. H.D., 5.12.1967 tarih, E.8571/K.11541 sayılı kararının gerekçesinde bu konuya ilişkin yorumunu şu sözcüklerle dile getirmektedir: “Küçük M’nin ölümden sonra doğması, aile kavramına dahil olmasına engel teşkil etmez.Bundan başka, manevi zararın ölüm halinde ölüm anında doğmasını zorunlu kılan bir kanun hükmü yoktur.Manevi zararın, bu olayda olduğu gibi, sonradan doğması da mümkündür. Gerçekten babasını tanımak mutluluğundan dahi yoksun kalacak çocuğun bütün yaşantısı boyunca duyacağı eksiklik ve acı söz götürmez. Öte yandan, ilke olarak manevi tazminat müessesesi bir kez kabul edildikten sonra küçüğün geleceğine yönelen manevi zararlarını karşılıksız bırakmak, açık surette adalet ve hakkaniyet kurallarına aykırı düşer.”
Çocukların manevi tazminat isteminde bulunabilmeleri için evlilik içinde doğmaları şart değildir. Nesebi tahsis edilmiş çocuklarla; yargı yoluyla babalığa hüküm almış çocuklar da manevi tazminat isteminde bulunabilirler. Yeter ki olayda temel koşul olan duygusal yakınlık belirgin olsun.
Ölenin çocukları üvey evlat olsalar dahi manevi tazminat isteme yasal hakkına sahiptirler. Ancak üvey evladın manevi tazminat isteminde ölüm nedeni ile üvey evladın duyacağı üzüntünün öz evladın duyacağı üzüntü derecesinde olup olmayacağı hususu üzerinde durulmalıdır. Üvey evladın, üvey ana ya da babasının ölümü nedeni ile bu ölümden büyük bir elem üzüntü duyacağını da karine olarak kabul etmek doğru olmaz. Manevi tazminat isteyen üvey evladın analık ya da babalık ile münasebet derecesini (örneğin küçük yaşta evlat edinildiği hususu v.s.) ölüm nedeni ile elem ve üzüntü duyduğunu Medeni Kanununun 6. maddesi gereğince ispatlamalıdır. Nitekim Ticaret Dairesinin 18.9.1962 T. ve 3173 K. sayılı ilamında taraflar arasında üveylik münasebeti olduğuna göre aralarındaki maddi ve manevi münasebet ve de üzüntü ve keder derecelerinin araştırılması gereğinden bahsedilmiştir.[22]
Ölenin Kardeşleri
İş kazası ve meslek hastalığı sonucu ölen işçinin kardeşlerinin manevi tazminat davasında davacı olma hak ve sıfatları ilke olarak vardır. İlke olarak diyoruz, çünkü özellikle büyük kentlerde bölünmüş küçük aile birimlerinin oluştuğu toplumsal yapı içinde duygusal yakınlık ve bağlılık kavramının hangi boyutlara ulaşıp nerelerde tıkandığı sosyal çevre koşullarına bağlı olarak değişkenlik gösterir. Ancak, kardeşlerin ölenle bir arada yaşamaları, ilişkilerinin zayıflığı ve buna benzer nedenler tazminatın takdiri yönünden önem gösterseler dahi kardeşlerin manevi tazminat istemlerinin tümden reddi için yeterli değildir. Kuşkusuz bunlar tazminatın takdirinde göz önüne alınır. Ancak, kardeşin manevi acı ve elem duyma olgusu tümden ortadan kaldırmaz. Bu nedenle Yargıtay’ımız kardeşin açtığı manevi tazminat davalarının genellikle doğal olduğu görüşündedir. Hatta Yargıtay göre kardeşinin yaşının küçük olması da dava hakkını ortadan kaldırmamaktadır.[23]
Yine talepte bulunan kardeşin, ölen kardeşinin ölümü nedeni ile manevi tazminat isteyebilmesi için yaşının hiçbir önemi yoktur. Kardeşi öldüğünde ana rahmine düşmüş olsa dahi manevi tazminat isteme hakkına sahiptir.
4. Hukuk Dairesinin 5.3.1979 T. ve 9773 E. ve 2900 K. sayılı ilamında, “…manevi tazminat isteyen kardeşlerin küçük oluşu, mümeyyiz bulunmayışı hiçbir veçhile manevi tazminat istemine engel değildir. Belki de kardeşinin layıkı veçhile tanıyamamanın ve gereği gibi hatırlayamamaktan mütevellit ileride duyacakları üzüntü kendilerine daha da fazla manevi tazminat istemlerine neden olabilir. Esasen sağ doğmak kaydı ile ana rahmine düşen kişilerin dahi tazminat isteyebilecekleri yolundaki uygulama göz önüne alındığı takdirde mahkemenin gerekçesine katılmak mümkün değildir. Bu nedenle kardeşler yararına adalete uygun bir manevi tazminata hükmedilmesi gerekir…” denmektedir.
Ancak, işçinin ölümü anında henüz kardeş doğmamışsa, Yargıtay çocuklarla ilgili olarak yaptığı yorumdan farklı olarak ileride doğan bu kardeşin manevi tazminat istemeye hakkı olmadığını düşünmektedir .Yargıtay 10. H.D., 9.2.1978 T., E.7341/K.799 sayılı kararına göre: “ 21.6.1973 ölüm tarihinden sonra ve 20.10.1975 tarihinden sonra ve 20.10.1975 tarihinde doğmuş bulunan kardeşin, ölüm nedeniyle manevi zarara uğrayacağı düşünülemez.”
İsviçre Federal Mahkeme Kararlarına göre kardeşin ölümü halinde diğer kardeşin manevi tazminat isteyebilmesi için, ölen kardeşle birlikte oturma şartı aranmaktadır. Türk Hukuk sisteminde böyle bir şart aranmamakta, kardeşler ayrı şehirde otursalar dahi manevi tazminat isteyebilmektedir. Keza davacı kardeşin ölen kardeş yüzünden destek zararına uğraması da şart değildir. Yargıtay Ticaret Dairesi 4.4.1963 T. ve 4869 E. 1712 K. sayılı ilamında “… davacılardan S.A. ölenlerden Y.A.’nın kardeşidir. Bu davacı, kardeşinin ölümünden dolayı yalnız manevi tazminat istemiştir. Kardeşinin ölümü nedeni ile maddi zararı olmayan ve öyle bir zarar istemeyen bu davacının kardeş ölümü gibi pek yakınının ebediyen yok olması sebebi ile duçar olacağı ızdırap derecesi göz önüne alınarak lehine manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken talep hakkında hüküm verilmemesi yasaya aykırıdır…” demek sureti ile bu hususu vurgulamıştır.[24]
Kardeşin manevi tazminat isteminde bulunabilmesi için mutlaka ana-baba bir kardeş olması bir koşul değildir. Sadece baba bir, ya da sadece ana bir kardeş de, diğer koşulları varsa manevi tazminat isteminde bulunabilir. Konu belki tazminatın takdiri açısından değerlendirmeye girebilir. Ne var ki, davacının dava hakkını ortadan kaldırmaz.[25]
Ölenin Nişanlısı

Yargıtayın müstakar kararlarına göre nişanlının ölümü nedeni ile sağ kalan nişanlının manevi tazminat talep hakkı ilke olarak kabul edilmektedir. Manevi tazminatta kan bağı gerekmez, sıhrî hısımlık aranmaz. 4. Hukuk Dairesi 23.11.1965 T. 8350 E. 327 K. sayılı ilamında, “…ölüm sonucu manevi tazminata hak kazanabilmek için Borçlar Kanununun 47. maddesinde bahsedilen (aile) kapsamına girmek unsur olarak belirtilmiştir. Mehaz kanunun Almanca metninde bu söz (yakınları) şeklinde deyimlendirilmiştir. Bu esas ve Yargıtayın kökleşmiş uygulamalarına göre manevi tazminata hak kazanabilmek için her halde kan ve sıhrî hısımlık şart olmayıp nişanlı, evlatlık ve diğer yakınlar duydukları manevi ezanın karşılığını dava edebilirler. Davacı (Z)’nin manevi tazminat dileğinin reddi anılan yasaya aykırıdır…” demek sureti ile bu hususu vurgulamaktadır.
Ancak nişanlının ölümü nedeni ile davacının gerçekten üzüntü ve elem duyduğunu, ölen nişanlısı ile aralarında ruhsal bir sevgi birliğinin oluştuğunu ispat etmesi gerekir. Görücü usulü ile nişanlanmalarda, nişanlıların hiç ya da çok seyrek olarak bir araya geldiği durumlarda, nişanlanmanın evlilikle sonuçlanmayacağının aşikâr olduğu hallerde (nişan bozulması hediyelerin iade davasının açılması ya da nişanın bir arada olmayı meşrulaştırmak maksadı ile muvazaaten yapılması gibi) açılan manevi tazminat davası red edilmelidir.
Nişanlı tarafından açılan manevi tazminat davalarında hakimin çok dikkatli davranması, ölüm olayının mamelekte sebepsiz zenginleşme aracı yapılmamasını teminen takdir imbiğini çok titizlikle kullanması, nişanlılar arasında oluşan bağın karşılıklı münasebetlerin çok hassas bir şekilde araştırılması gerekir.[26]
Ölenle Nikâhsız Olarak Karı- Koca Hayatı Yaşayanlar

Burada üzerinde durulması gereken nokta, aralarında evlilik bağı olmadığı halde karı-koca hayatı yaşayanların manevi tazminat istemine hakları bulunup bulunmadığı noktasıdır. Bu tür beraberliklerin genel ahlaka ve toplum düzenine aykırı olduğu düşüncesinden kalkarak hayatta kalana manevi tazminat hakkı tanınmaması gerektiğinden söz edilebilirse de bazı yazarlar yerinde olarak toplumun fiili gerçeği olan imam nikâhı kavramına ağırlık vermekte ve bu beraberliği, para karşılığı birlikte yaşama diye tanımlanan metreslik ilişkisinden ayırmaktadırlar. Bu yazarlara göre metres ilişkisi manevi tazminat istemine hak kazandırmasa da, imam nikâhından doğan beraberliklerde hayatta kalanın manevi tazminat istemi kabul edilmelidir.[27]
Yargıtay içtihatlarında bu tür genellemelerden kaçınmakla birlikte her olayı kendi özellikleri içinde ayrı ayrı değerlendirmektedir. Yargıtay fiili beraberliğin karı-koca gibi yaşama ve müşterek hayat kurma biçimine yönelmesi durumunda, imam nikâhı koşulunu aramaksızın manevi tazminat istemine hak vermektedir.
Yargıtay 9. H.D., 16.1.1966 T., E:2216/K:270 sayılı kararında: “ Davacı ölen şahısla evlenmek amacıyla 5-6 yıl birarada karı-koca gibi yaşamıştır. Bu durum, diğer şartları varsa, manevi tazminat istemine engel değildir” demektedir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 25.11.1970 T. ve 67/4-31/645 K. sayılı ilamında tasdik ettiği 4. Hukuk Dairesi kararında şöyle denilmektedir: “…Borçlar Kanununun 47. maddesine göre, adam öldüğü takdirde ölenin ailesine manevi zarar namı altında adalete uygun bir karar verilebileceği yazılıdır. Bu maddede yazılı aile sözü ölenle davacılar arasında gerçek bir bağlılık ve ilişki bulunan yakınları kapsar. Esasen maddenin Almanca metninde kullanılan (Angehörigen) sözü de bunu göstermektedir. Bu itibarla ölüm dolayısı ile ızdırap ve elem duyan ölenin gerçek yakınları manevi tazminat istemekte haklı olurlar…” Bu gerekçeye dayanarak Hukuk Genel Kurulu somut olayda şu sonuca varmaktadır: “…davacı kadının ölenle birleşip köyde karı-koca gibi yaşadığı ve bu iyiniyete dayanan ve devamlılık arzeden müşterek yaşantıdan bir de çocukları olduğu ve davacının sadece kendisine ve çocuğuna isabet eden destekten yoksun kalma tazminatı ile manevi tazminat isteğinde bulunduğu ve bunda haklı olduğu anlaşılmıştır.”
Görülüyor ki Yargıtay konuyu dini nikâhlı birliktelikler içinde sınırlamıştır. Gelişen toplumlarda resmi ve dini nikâh dışında kadın ve erkeğin müşterek hayata yönelik beraberlikleri görülmektedir. Eğer böyle beraberliklerde Yargıtayın ısrarla aradığı “eylemli ve gerçek bir bağlılık, duygusal yakınlık varsa, hayatta kalanın tazminat istemine hak vermek gerekir.”
Ölenin Diğer Yakınları

Ölenin yakınları kavramı, kuşkusuz arkadaşlık ilişkilerine kadar genişletilemezse de geleneksel aile bağları içerisinde sayılan teyze, hala, amca v.b. gibi yakınların manevi tazminat isteminden hiç değilse ilke olarak söz etmek olasıdır.
Yargıtay 4. H.D., 5.3.1979 T., E. 9973/K.2900 sayılı kararında: “Bir kimsenin ölenin yakını olabilmesi için, ölenle eylemli aile ve sevgi bağlarının varlığı gereklidir. Burada önemli olan aile hukuku çerçevesinde yakınlık değil duygusal yakınlıktır. Böyle olunca da uzak ya da yakın hısımlık bağları yerine ölenle çok yakın ve içtenlik taşıyan bir bağlılığın varlığı…”nı aramıştır.
1.3.2.2 Manevi Tazminatın Takdiri

İşçinin cismani zarara uğraması halinde isteyeceği manevi tazminatın belirlenmesinde maddi tazminatta ki gibi teknik ve matematiksel bir hesap yöntemi yoktur. B.K. md.47’nin açık söylemine göre yargıç manevi tazminatı adalete uygun biçimde takdir ve tayin eder. Yargıcın bu takdirini etkileyen öğeler ya da göz önünde tutması gereken bazı ilke ve kurallar vardır. Bu öğe ve ilkeler, nesnel ölçütler biçiminde ortaya konulmazsa da, yaşamın doğal akışından ve yaşam deneyimlerinden kaynaklanan bazı olguları, bu konuda yol gösterici etkenler olarak belirtmek olanağı mevcuttur.[28]
(1)İlkin ölenin iş kazası ve meslek hastalığı meydana gelmesindeki kusur oranı B.K. md.44 çerçevesinde özel olarak değerlendirilmelidir. Eğer olayda ölen işçinin kusuru varsa yargıç takdir edeceği tazminattan kuşkusuz bu oranda indirim yapacaktır. Giderek, kusurun tümü ölen işçide ise, işverenin hayatta kalanlara karşı manevi tazminat borcu olmayacağını yeniden belirtmemiz yerinde olacaktır.
(2)Hayatta kalan eşin manevi tazminat isteminde, evlilik yaşamının süresi, karı-koca arasındaki uyum, ölenin ölümünden evvelki sağlık durumu ve hayatta kalan eşin yeniden evlenme olasılığı tazminatın takdirinde dikkate alınacak öğelerdir.
(3)Çocukların yararına manevi tazminata hükmedilirken çocuğun yaşı, beden ve ruh sağlığı durumu, aile yuvasında yaşayıp yaşamadığı göz önünde tutulmalıdır. Birden fazla çocuk varsa özel ve gerektirici nedenler olmadıkça bunlara farklı tazminat takdiri yapılmaz.
(4)Ana-babanın manevi tazminat isteminde de benzer yorumlar geçerlidir. İlke olarak ana ve babaya aynı miktarda manevi tazminat takdir edilir. Ancak, bunlardan yalnız birisiyle, örneğin ana ile birlikte yaşayan çocuğun ölümü halinde ana yararına farklı bir tazminat saptanabilir.
(5)Aksine gerektirici nedenler olmadıkça kardeşlere farklı manevi tazminat takdiri doğru değildir. Ancak, ölenle birlikte yaşayan kardeşlerle evlenerek ayrı bir aile kurmuş olan kardeşler arasında farklılık gözetilebilir. Özel nedenler yoksa kardeşlere takdir edilecek manevi tazminatın eş ve usul-füru’a oranla az olması doğaldır.
(6)Ölüm tarihi ile dava tarihi arasında geçen sürede manevi tazminatın takdirinde önemli bir etkendir. Yargıtay oğlun ve kardeşlerin uzunca bir zaman sonra manevi tazminat davası açmış olmalarını, manevi tazminatın daha az takdir edilmesi için bir neden saymıştır.
(7)Yargıç değerlendirmesinde olayın yani iş kazası ve meslek hastalığının oluşumunun özel koşullarını dikkate almalıdır. Örneğin iş kazasında tek çocuğu kaybedilmesi ya da kazanın toplumsal değer yargılarına göre ‘’feci’’ ya da ‘’korkunç’’ bir özellik göstermesi manevi tazminatın daha yüksek takdir edilmesini gerektirir.
(8)Yargıç, manevi tazminatın ölüm sonucu meydana gelen elem ve acıyı telafi etme amacını gözeterek, zarar görenin mali durumunu, tazminatı azaltan bir etken olarak kabul etmemelidir.[29]
Değişmez payda hâkimin takdir yetkisidir. Yargıtay “Hâkimin manevi tazminat miktarını tayin ederken, Borçlar Kanununun 43 ve 44’üncü maddelerindeki kurallar “özel hal ve şartları” takdir ederken kıyasen uygulanması kusursuz sorumluluk hallerinde ve olayda kusur bulunmadığı takdirde, kusurun dışında kalan amilleri, … kusurun mevcudiyeti halinde ise kusurda dahil bütün faktörleri takdirine mesnet yapması gerekir” ifadesi ifadesiyle sorumluluk ve takdire yönelik ilkeleri belirlemiştir. Buna göre bir kusursuz sorumluluk hali olan tehlike sorumluluğunda kusur aranmayacaktır. Esasen cismani zarara uğrayan ya da ölen işçi için talep halinde kusuru olmasa dahi işveren manevi tazminat ile sorumlu kılınabilecektir. Ancak kusur ve karşı kusur manevi tazminatın yüksekliği için bir kriter olarak ele alınmaktadır. Mağdurun tam kusurlu olması halinde manevi tazminat illiyetin ortadan kalkması nedeniyle reddolmalıdır.[30]
1.4 MANEVİ TAZMİNAT MAHİYETİNE BAĞLI BAZI SONUÇLAR VE SORUNLAR

Borçlar Kanunu 47 bağlamında ve alacak açısından manevi tazminat kural olarak “devredilemez” “mirasçılara geçmez” “haczedilemez” “hak doğmadan feragat edilemez”, dava açımında kanuni temsil yürümez ve kısmi dava açılamaz. Biz bunlara “takas edilemez” kuralını ilave edilebilir.
Manevi tazminat kural olarak devrine karşı olan düşünceler, devir alan kimsenin başkasına ait şahsiyet değerleri üzerindeki çekişme ve tartışmaya girilmesindeki hoşnutsuzluktan kaynaklanır. Mahkeme yoluyla hükme bağlanan ve kabul edilen alacaklar bu kurala istisna olabilirler. Becker; manevi tazminatın hukuki niteliğini belirtirken ruhi ızdırabın dindirilmesini amaç edindiğini, tazminata benzer bir fonksiyonu olduğu bu sebeple Medeni Hukuk konusu içine girdiği ve tazminat hukukunu belirli yönde tamamlayıcı özelliği itibariyle de manevi tazminat talebi bir kez dermeyan edilince mağdurun şahsına bağlı olmaktan çıktığı dolayısıyla da miras yolu ile intikal ettiği ve devredilebildiği görüşündedir.
Manevi tazminat B.K. md. 47’ye dayanan davalar açısından kural olarak mirasçılara geçmez. Manevi tazminat alacağı şahsa sıkı sıkıya bağlı haklardandır. Kişiliğin ölümle ortadan kalkması halinde ona bağlı hakta ortadan kalkar.[31]
Türk Medeni Kanununun 25. maddesinin 4. fıkrasıyla “manevi tazminat talebinin, karşı tarafça kabul edilmedikçe devredilemeyeceği, miras bırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçemeyeceği” kabul olunmuştur.[32]
Manevi tazminat haczedilemez kuralının hukuki dayanağı İİK. m. 82’dir. Sözü edilen hüküm, vücut ve sıhhat üzerine ika edilen zararlar için haczedilemez kuralını getirmiştir.
Manevi tazminat hakkı doğduktan sonra feragati mümkündür. Ancak manevi tazminat talep hakkı doğmadan yani ortada tazminatı gerektirecek bir durum olmadan bu hukuktan resmen feragati kabul eden bir hukuki belge kabul edilemez. Aksi halde işverenlerin hizmet akitlerinde feragati kabullenen hükümler düzenlemeleri mümkün olacaktır.
Manevi tazminat davasında kural olarak kanuni temsil yürümez. Buna göre de sınırlı sorumlu manevi tazminat davasını bizzat kendisi açar.
Takas uygulamada kabul edilmektedir. Ancak manevi tazminatın baskın özelliği zarar görenin ya da yakınlarının içi huzurunun kısmen tatminidir. Başka bir alacakla takası, ona daha ziyade manevi tazminatın para il ödenmesini baz alan ve diğer alacak türleri ile özdeşleştiren bir görünüm verir.[33]
Manevi tazminatın niteliği itibarıyla, maddi tazminattakinin aksine, fazla hak saklı tutulmak suretiyle bir kısmının dava edilmesi mümkün değildir.[34]

fells2 isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  

 

Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla

Cevapla

Etiketler
cismani, kriterleri, manevi, olum, tazminat, zararlarda


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı



Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 07:28 PM.

Forum Yasal Uyarı HH
Kullanılan Portal Sürümü : HH Portal
Script Sürümü : vBulletin Version 3.8.4 PL1
Seo Yazılımı : vBSEO ©2009, Crawlability, Inc
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Sitemiz Internet Explorer 6+, Firefox 2.0.0.14+, Opera 9.52+, Safari 3.1.2+, Chrome 0.2.153.1+ ve 1024x768+ Ekran Çözünürlüğünde Test Edilmiştir.
Sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan .yer sağlayıcı. olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, site yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz .uyar ve kaldır. prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, bora@tabakoglu.com mail adresinden bize ulaşabilirler. Buraya ulaşan talep ve şikayetler Hukuk Müşavirimiz tarafından incelenecek, şikayet yerinde görüldüğü takdirde ihlal olduğu düşünülen içerikler sitemizden kaldırılacaktır.

HHPortal İçerik ve Yer Sağlayıcı İletişim Bilgileri İçin Tıklayınız.

Valid CSS!